Sineklerin Tanrısı / William Golding

Sineklerin Tanrısı / William Golding

( Metin Özdemir)

“Ben de sanırdım ki…” dedi; “ben de sanırdım ki, bir yığın Britanyalı çocuk… Hepiniz Britanyalısınız, değil mi? Sanırdım ki, bundan daha iyi idare edebilirlerdi durumu… Yani demek istiyorum ki…” “Öyleydi” dedi Ralph. “Sonra her şey…”

Ralph sustu.

“İlkin hep beraberdik…”

Nobel edebiyat ödülü sahibi William Golding’in 1954 yılında kaleme aldığı bu eser alegorik türde yazılmış bir eser. 1983 yılında “Nobel Edebiyat Ödülü” ne değer görülüyor. Kitaba adını veren “Sineklerin Tanrısı” İnsanların içindeki kötülüğü simgeler. İnsandan başka canavar yoktur kitabın özü.

Kitabın çocuk karakterleri Ralph, Jack, Simon, Domuzcuk kitapta aslında daha çocuk yaşta yetişkinler gibi iktidar mücadesi veriyor. Ada edebiyatı, survivor tarzı bir kitap. Burada dikkat edilmesi gereken herşey iyi giderken yavaş yavaş eğitimli ailelerinin çocuklarının giriştiği mücadeleler. Çocuk saflığı aslında bir yalan mı gerçek mi? Kurgu da olsa psikologların çocuk davranışları üzerinde bir kez daha düşünmeleri için okuyabilecekleri bir kitap. Gerçekten doğuştan içimizde kötülükler var mı? Çevre baskısından baskılıyor muyuz? İmkanı gelince açığa mı çıkıyor? İnsanoğlu özünde aslında bir melek mi? Şeytan mı? Hangi durum ve şartlarda canavarlaşıyoruz? Hangi durum ve şartlarda insanlığımızı koruyoruz?

Mina Urgan son sahneye ilişkin şöyle bir söz söylüyor: Kruvazörle binip kurtarıldıklarına seviniyoruz çocukların ama aslında dışarıda onları bekleyen dünya adada yarattıkları dünyadan farksız. Gerçekten insanoğlu çocuk da olsa kötülüğe meyilli mi?

Kitapta önemli bir nokta da ada, dış dünyadan bağlantı olarak uzak ve tüm çocuklar erkek. Acaba kız çocukları olsa ada daha yaşanılır hale mi gelir yoksa daha da vahşileşir mi? Orası kurgu olduğu için meçhul. Okuyucunun takdirinine bırakılmış gibi. Ben bir süre kitabın etkisinden çıkamadım. Masum sandığımız çocuklar bile başıboş kaldıklarında akranlarına nice zalimlikler yapabiliyor. Psikolojide akran zorbalığı terimi boşa değil olsa gerek. Yaptıkları davranışlarının sonuçlarını çok düşünmüyorlar olsa gerek yaşları gereği.

Diğer nokta savaştan kaçan her biri eğitimli atom çağı çocukları adada kendileriyle savaşıyorlar. Savaşı sadece farklı bir mekana taşıyorlar. Bu mümkün mü? Kitapta mümkün. İnsanoğlu kardeşçe yaşayamayacak mı? En masum dediğimiz çocuklar bile böyleyse. İnsanların sonu gelmez ego ve bencilliğinin, nankörlüğünün, kibrinin, öne çıkma isteğinin sonradan oluşmadığını, var olduğumuzdan bu yana insanın özüne dercedilmiş olması mı yoksa gerçek olan?

İnsan özünde iyi midir kötü müdür? Net bir şey söylenebilir mi? Yoksa iyilik kötülük gibi kavramları yaşadıkça mı öğrenir insanoğlu? İnsanoğlu hangi şartlarda melekleşiyor? Hangi şartlarda dünyayı bir savaş haline getiriyor? Sadece güç, iktidar mücadelesi mi onu insanlıktan çıkaran? Yoksa kötülüğü özünde mi taşıyor? Hayvanlar alemi insanlar aleminin yanında melek gibi kalıyor?

Sineklerin Tanrısı bir anlamda büyüklerin “melek” dedikleri çocukların, eğitimin ve düzenin olmadığı yerlerde vahşi bir içgüdüyle toplumca belirlenmiş medeni kurallardan ve ahlak ilkelerini hiçe sayışlarını gözler önüne seriyor.

Kitabın çevirisini yapan Mina Urgan’ın kitabın son sözünde belirttiği gibi her insanda olduğu gibi, çocuklarda da hem iyilik bulunur, hem kötülük. Ralph ve Domuzcuk’ta iyilik ağır basıyor, Jack’ta ise kötülük. Gerçi çocukların çoğu Jack’tan yana çıkar ama bunun gerçek nedeni yaratılıştan kötü oluşları değil, sadece güçsüz olmaları ve korkmalarıdır. Bu sayede küçük Hitlercikler oluşmaktadır. İnsanların iyi taraflarını çocukluktan güçlendirmeleri gerekir.

Aile, eğitim kurumları çocuk hangi dönemde yaşarsa yaşasın çocuğun içindeki iyiliği ortaya çıkarma, kötülüğü de kökünden silmek adına gayret etmelidir. Uygarlaşma dediğimiz şey de budur aslında. Sineklerin Tanrısı kitabında kötülükler kökünden kazımayıp yasaklarla savuşturulmuş. Örneğin çocukların en acımasızı Roger deniz kıyısında tek başına oynayan bir küçüğü taşlamak istediği halde adaya gelmeden önce bellediği yasaklardan ötürü bunu yapamaz ilkin. Çocuğun çevresine taşlar atmakla yetinir. Ama daha sonraları yazarın deyimiyle “yıkılıp giden” bir uygarlığın koyduğu yasaklara aldırmadan koskocaman bir kayayı Domuzcuk’un üstüne devirir. Barış ve sevgi ortamında yetişen çocuklar olsaydı daha farklı davranırlardı diyor Mina Urgan. Ne çare ki, atom ve nötron bombası çocuklarıdır bunlar.

Kitabın konusuna gelince bir atom savaşı sırasında bindikleri uçak vurulup ıssız bir adaya düşünce, pilotun da ölmesiyle 6 ile 15 yaşlarındaki çocuklar bir başlarına kalıyor. Aslında adaya getirdikleri medeniyet algısı, ailede gördükleri disiplin onların bu yalnızlığını ortadan kaldırıyor da denilebilir. Öyle ki, romanda domuzcuk olarak geçen çocuk, belli bir disiplin altında yetiştirilmiş ve mantığın sesi olarak karşımızda yer alıyor. yaşıtları gibi o da bir çocuk olsa da doğru karar alabilmede neredeyse bir yetişkin gibi davranıyor. Diğer çocukların davranış şekli de geçmişleriyle bağlantılı. Sessiz olanlar sessizliklerini koruyor, bastırılmış duygular ise taşmak üzere içten içe coşuyor.Adada hayatı etkilen en önemli şey otorite. Ralph’ın öttürdüğü demokrasinin simgesi deniz kabuğu, eline geçtiği her kimse ona konuşma hakkı vererek düzeni sağlıyor, -bir nevi meclisteki konuşma hakkı ta ki deniz kabuğu domuzcukla beraber parçalanana dek. Jack kendi kabilesini kurana kadar da kabuğun sesine her zaman cevap veriliyordu fakat Jack ne zaman ki avlanmaya başladı, ne zaman ki yüzünü boyayıp vicdanını maskesinin altında sakladı, işte o zaman geri dönüşü olmayacak olaylar başladı ve adaya ilk başlarda hep birlikte hareket edilirken ayrılık, kin, haset, nefret tohumları ekilmeye başlandı. Bir yerde sevgi tohumu ekerseniz karşılığında her zaman olmasa bile sevgi, nefret tohumu ekerseniz nefret elde edersiniz. Nefretin panzehiri sevgidir. cümlesini yeri geldikçe hep hatırlatmak zorunda kalıyorum toplum olarak sevgiye ihtiyacımız olduğundan.

Her toplum kendilerine ister istemez bir canavar üretiyor ve buna dayanarak birbirini katlediyor. Kendi ırkını tasarlayarak, plan yaparak öldüren tek ırk insanoğlu. Çocuk da olsa yetişkin de olsa. Uygarlaşmış uygarlaşmamış fark etmiyor bana kalırsa. Bugün uygar dediğimiz ülkeler savunma sanayilerine eğitimden daha çok kaynak ayırıyorlar bütçelerine. En büyük uygarlıklar bile bir anda vahşileşebiliyorlar Emin Çapa’nın deyimiyle. Sonunda da her tarafta Hitlercikler… Hitler’e rahmet okutanlar. Dünya yeniden vahşete mi kayıyor? Çok tartışılması ve bu vahşetlerden kurtuluş için çözüm yolları bulunması gerekir. Evrensel değerlere, ilkelere sıkı sıkı tutunmak ve bu değerleri beynimize değil kalbimize de kazımak lazım. Yeniden bir arada yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Adadaki çocuklar bunu belki başaramadı ama bizim bunu başarmamız gerekiyor. Başaramazsak sonucu çok ağır. Deniz minaresi (Demokrasi, insan hakları, adalet) kırıldığında ortaya nereye savrulacağımız belli olmayan kaoslar bekliyor insanoğlunu. Hakkı, hakikati bırakan korkusundan güce tapan insanlar olarak yerini alıyor, modern köle oluyor adeta. Kişinin kendi fikrini bile söyleyemesi kölelik değil midir?

Kitapta her karakter bir erdemi veya erdemsizliği temsil ediyor. Her okur farklı bir karakteri kendine yakın bulabilir. Kendimi akla,bilime daha yakın olan Simon karakterine yakın buluyorum. Simonlar çoğalsın istiyorum. Çünkü “Yaşadığın yeri cennet yapamadığın sürece kaçtığın her yer cehennemdir.” sözü bu kitapla birlikte düşünülmesi gereken bir konu.İçimizdeki iyiliğin kötülüğe galip gelmesi ve iyi insanlar olmak ümidiyle… Bu coğrafyada hep birlikte yaşama kültürünü öğrenmemiz gerekiyor. Keyifli okumalar!

Metin ÖZDEMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir