İNSANİYET-İ KÜBRA KALESİ VE KURBAN

2011 yılı kurban bayramıydı. Kurban eti dağıtımı için Kimse Yok Mu ile irtibata geçtik. Beraber yaptığımız beşinci organizasyondu bu. Kolombiyalı dostlarımız bizimle beraber her işe koşuyorlardı. Doktor Francisco Trivinio da onlardan biriydi. O gün en şık kıyafetini giymişti. Heyecandan yerinde duramıyordu. Bizzat çalışarak Madrid kasabasında tespit ettiği 500 fakir aileyi meydana toplamış, herkese bir sıra numarası vermişti. İnsanlar sabır içinde kamyonları beklemişlerdi. Et kasaları kamyonlardan inmeye başladı. Her pakette 5 kilo etin olduğu kasalar oldukça ağırdı ve işçilerin bu kasaları indirirken oldukça zorlandıkları görülüyordu. Hemen ceketleri çıkardık. Kolları ve paçaları sıvayıp kasaları taşımaya başladık. Doktor bizi görünce hemen aynı şeyi yaptı.

İnsanlar sırayla geldiler, paketlerini aldılar ve gittiler. Hiçbir karışıklık yaşanmamış her şey suhuletle hallolmuştu. Doktor Trivinio’nun yüzü gülüyordu. Tatlı bir yorgunluk gelip bedenlerimize misafir olmuştu ama yüzlerde tebessüm vardı. Teşekkür edip ayrılmak için Doktor Trivinio’ya elimi uzattım. Arabayı işaret ederek “Sizi ben götüreceğim.” dedi. Sevinmiştik çünkü kamyonda seyahat ede ede her tarafımız ağrımaya başlamıştı.

Yola çıktığımızda yaptığı her şey için teşekkür ettim. Hele bu son yolculuğun bizi çok memnun ettiğini söyledim. Tebessüm etti. “Aslında benim size minnettarlığımı söylemem gerek. Bugün o kadar mutlu oldum ki anlatamam. Mutluluğum ve minnettarlığım sadece insanlara yardım etmekten kaynaklanmıyor. Nasıl yardım yapılması gerektiğini öğrettiğiniz için asıl minnettarlığım.” Yüzüne soran gözlerle bakınca devam etti. “ Ben çok yardım organizasyonuna katıldım. Değişik vakıflar, dernekler, etnik ve dini cemaatlerle yaptık bunları. İtiraf etmek zorundayım ki en çok mutlu olduğum ve beni tesir altında bırakan bu gün yaptığımız oldu. Neden diye merak ediyorsunuz, söyleyeyim. Hepinizin üzerinde çok şık ve pahalı kıyafetler vardı ama hiç biriniz işçilere yardımdan kaçmadı. Sizi görünce ben de ceketimi çıkarıp yardım ettim. Bence en önemlisi ise paketleri verirken yüzünüzde gördüğüm ifade idi. Siz belki farkında değildiniz ama paketi verirken sanki muhtaç olan karşıdaki değil de sizmişsiniz gibi veriyordunuz. Paketi alan size teşekkür etmeden siz ona teşekkür ediyordunuz. Bu müthiş bir şeydi. Çünkü hiç kimsenin yardıma muhtaç olduğu yüzüne vurulmadı, kimse mahcubiyet yaşamadı. Tam tersine siz paketi onlar kabul ettikleri için sanki minnet duyuyor gibi mutlulukla gülümsüyordunuz. İnsanı kırmadan, rencide etmeden yardım etmek ne demek öğrenmiş oldum. Diğerlerini suçlamak ve yaptıklarını değersiz kılmak istemiyorum. Ama sizin yaptığınızı takdir etmezsem size haksızlık etmiş olurum. Beni sizden bir fert sayın. İçinizde olmak ve her gün yeni bir şey öğrenmek benim için büyük şeref olacaktır.” Ne diyeceğimizi bilemedik. Herkes başını önüne eğdi. Düşünüyormuş gibi yaptık. “İşte bu!” dedi Doktor Trivinio “işte bu!”.

Ben arkadaşlarımın yardım paketlerini verirken yüzlerinin aldığı hali, düşünerek, planlayarak yaptıklarını düşünmüyorum. Bu tamamen iyiliğe kilitlenmiş ve insanları insan oldukları için seven hizmet erlerinin samimiyetinin ve ruh yüceliğinin eseri olduğu kanaatindeyim. Bu vesileyle yıllar önce okuduğum romandan bir pasaj hatırladım.

Kolombiya`nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan Gabriel García Márquez “Aşk ve Öteki Cinler” adlı eserinde bir piskoposu şöyle konuşturur: “İsa’nın kanunlarını kabul ettirmek için okyanuslar aştık. Yortularda ve törenlerde buna muvaffak olduk, gönüllerde değil.” Bu itirafın yapıldığı zaman dilimi 19. yüzyılın sonlarıdır.
Hak ve hakikati bütün dünyaya duyurmak gayesiyle kıtalar dolaşan, okyanuslar aşan insanların gönüllere akıtacakları çok şey var. En başta da temel insani değerler. Çünkü İslamiyet de insaniyet kalesinin en yüksek burcudur. İnsaniyet kalesi inşa ve tamir edilmeden İslami bir dirilişten bahsetmek de mümkün olmasa gerektir. Bediüzzaman hazretleri bu hakikate işaret için Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinde:

“Risale-i Nur, yalnız bir cüz’i tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin de istinatgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını Kur’an’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor”.

Dağlar büyüklüğünde taşları olan bu kalenin insaniyet kalesi olduğu aşikâr. Oradaki her taşın da bir insani değeri temsil ettiğini düşünüyorum. Dürüstlük, yardımseverlik, şefkat, merhamet, af, sevgi, fedakârlık, kardeşlik, samimiyet, iman ve ihlas ilk akla gelen değerler olarak karşımıza çıkıyor. Bu taşlar yeniden yerlerine konur ve insanlık kalesi tamir edilirse o kalenin en yüksek burcu olan İslam yeniden hak ettiği yeri alacaktır. Eğitim ve yardım organizasyonları, dil ve kültür olimpiyatları vs. bu taşların yerine konması ve daha geniş kitlelere ulaşması için olmazsa olmaz faaliyetlerdir. Ve bu faaliyetler “Risale-i Nur’un bir program olarak neşir ve tatbikinden” başka bir şey değildir.

M.K.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir