Güneş Doğmaktan Vazgeçmez

Bazı şeyleri yazmak zordur. Hatta çok zordur. Aslında gün içinde boş yere kullandığım kelimeleri şimdi öylesine bir özen ve intizam ile yazmam gerekiyor ki, bu tıpkı çocukluğumdaki futbol maçlarının kadrosunu belirlemek için girişip her adımı hesaplayarak attığım bir aldım verdim mücadelesi.

Çok uzun zaman oldu sana yazmayalı. İnsan yazar kuşlar okur; insan yazar su okur; insan yazar gökyüzü okur… Ancak insanın yazdığını insan okuyacak olduğu vakit işler değişir. Zira gökyüzü en kötü ihtimalle yağmur yağdırır ama güneş doğmaktan vazgeçmez. Bir kuş göç etmeyi erteler fakat uçmayı unutmaz. Bir ağaç geç giyinir bahar giysisini lakin unutmaz her mevsim giydiği elbiseyi çıkarmayı. Canlılarda böyle bir etki bırakabilir yazılanlar. Bir insan okur yazılanları. Beğenmezse vakit kaybıdır. Beğenirse insan olduğunu hatırlatan bir kağıt parçası… Henüz kendisi dahi bir insan olduğundan şüphe duyan bir insanın yazdıklarını okuyan bir diğer insanın insan olduğunu hatırlaması ne denli olağandır?  Burada söz konusu ben olduğum için başımdan geçen her şey gibi bunun da beklenmedik bir şekilde sonuçlanması gayet normal.

Sen de beş, ben diyeyim on yedi aydır yazmıyorum sana. Ancak yazdıkları kadar yazmadıkları da insana bir şeyler katıyor. Yazdıklarım bana hiçbir şey katmamış. Sana bir şeyler katacağını umarak en azından benden bir şeyleri kelimelerle sana ulaştıracağını umarak durmadan yazdığım o zamanlar şimdi derenin bir ucundan karşıya geçmek için tek aracı kuru bir yaprak olan devasa bir yaratık gibi. Her ne olursa olsun sağ elimin sağındaki küçük dikiş izlerinin boşluğu grafiti gibi simsiyah olduğu vakit bir şeyler için çabaladığımı ilk defa gördüğüm ve “Galiba bu benim kaderim.” dediğim andır.

Uzun zaman oldu. Bir market kuyruğunda bir başkasının dedikodusunu yapıyor ve sen yine -öyle sanıyorum- sol elindeki yara izini bana göstermek istemiyorsun. Üzerinde siyah şişkin bir ceket var. Hiç bir detayı atlamamak neye delalet eder hiçbir fikrim yok. Oysa çok da dikkat etmeyen hatta yürüdüğü yolu bir defada aklında tutmaya dahi kabiliyeti olmayan biriyim ben. En sevdiğin rengi mor, en sevdiğin çiçeği papatya, en sevdiğin bir diğer şeyi deniz olarak hatırlıyorum ve bu ülkede deniz yok. Bu ülkede papatya görmedim. Bu ülkede güneş batarken hiç bir manzarada mor renge en ufak bir yer yok. En sevdiğin şarkıyı hatırlamıyorum. Ama yine bir ders arasında içinden hızla çıktığımız binanın yanındaki ilkokul çocuklarının 23 Nisan gösterisine hazırlanırken, eşliğinde dans ettikleri ve yine uyku harici bir vakitte gözlerimi kapatıp hayal etmeye çalıştığım bir şarkı olduğunu anımsıyorum. Sonra gözlerini kaçırıyor, başını birkaç saniye için yere eğiyor, ardından kaldırıp gözlerinle gökyüzünü selamlıyorsun.

Tanrı’nın bahşettiğinden emin olduğum, yanında geçen günler tükendiği günden beri gökyüzü hiç mavi değil. Bir renk varsa şayet o da gri… Gri, ancak bir gri bu kadar gri olabilir. Neden bugün? Neden şimdi? Ve neden sana yazıyorum? Bilen varsa duymak istemiyorum. Çünkü daha evvelden de hiç sana yazmayı istemedim. Bu yazmak eyleminin ve bu eylemin sana olmasının her daim bana yaptırıldığı kanısındayım ve bu kanıyı çok seviyorum. Ne zaman dışarı çıksam dönecek olduğum her köşeye ulaşmadan beş saniye evvel adımlarımı yavaşlatıyor ve bir anda bedeninin o köşeyi dönecek olma ihtimalinin başını çiçeklerle donatıyorum. Hiç birinde olmuyor. Şimdiye kadar o kadar çok hayal kurdum, o kadar çok bekledim ki böylesine sihirli bir vakanın gerçekleşmesini. Olmadı. Olmayacak gibi duruyor olması olmayacak kelimesini desteklemiyor.

Şunu biliyorum ki bu dünyada olmayacak tek şey ölenin geri gelmesi. Kardeşim geri gelmedi. Gelmeyecek de… Rüyalarıma ondan çok giriyor olmanı bazen sevmiyorum. Her gece dua edip yatıyor, lakin yine yine ve yine seni görüyorum. Bana ne yaptığını bilmek dahi istemiyorum. Bir gün apansız bir soru soracak doktorlar. Şayet Hipokrat biraz adamsa ve bir kaç kitap okuduysa, neden içtiğimi soracak bu sigara denen zıkkımı. Eminim ki bu tip bir kontrole tek başıma gitmemiş olacağım ve ailem de bu soru bana yöneltildiği anda orada olacak. Annemin gözlerine bakıp bir kadını senden daha çok sevdim diyemem. Dememeliyim. Bu onu üzer. Çok üzer. Bir annenin üzülmesi demek bir ülkenin savaşa girmesi demektir. Senin için bunları göze almış gibi duruyorum. Vicdanen çok rahat olmam beni çok rahatsız ediyor. Ama hep dediğim bir şey var ya. Bir gece duvara döndüm. Ve dedim ki “O varsa ben de varım yoksa ne demeye yaşıyorum?” Anladın. Kimseden ses seda çıkmadı. Uçaklar aldı beni çok uzaklara koydular. Babam kelepçeli idi o zaman. Bir garip hayalin peşine düşmüş. Öylesine yaşıyordum. Bir sabah bir telefon gelmedi. Bir telefon gelmesinden yahut gelmemesinden daha kötü ne olabilir biliyor musun? Ettiğin bir telefona cevap gelmemesi… Evime, kaderimi yapıştırdığım duvara gidiyordum bu defa. Ancak ağlayan bir annenin kolundan tutuyor ve gözlerimin alabildiği kadar gökyüzüne bakıyordum. Daha henüz, son defa sarılamadan gitmişti evden biri. Güle güle git diyemeden. İnsanlar hep böyle mi? Hep mi son bir şans vermeden gitmek zorundalar? Aslında değilmiş gibi duruyor, davranıyor, yaşıyor ve bakıyorlar ama aslında içten içe güle güle demeden gitmenin planını yapıyorlar biliyorum. Babamla beraberdik yıkadığımızda. Hiç dokunamadım. Yalnızca bir defa göğsüne elimi koydum buz gibiydi. Elim belki bir saniye durdu ama o esnada saçlarım beyazladı benim. Dişlerim döküldü. Belim büküldü. Gitti ama… Hiç bir şey diyemeden gitti… Açıklama yapmadı; yapası yoktu demek ki. Hem neyi açıklayacaktı ki…

          Seni bunlarla sıkmak istemiyorum. Belli oldu yine bir oltaya takıldım. Bundan böyle tıpkı eski günlerdeki gibi yazacağım sana…

SAMET NACİ GÜLER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir